Okuma Hakkı

Bu yıl, 2010-2011 eğitim öğretim yılı itibariyle, yetmişiki ayını dolduran çocuklarımız okula başlayacaklar. Yani biyolojik olarak yetişmiş çocuğun, o haliyle okula başlaması mümkün değildir. 72 ayını doldurmuş ancak, fiziksel, zihinsel, nörolojik ve ruhsal gelişim olarak hazır olmayan çocuğu okula başlatmak, onu daha başlangıçta başarısızlığa mahkûm etmektir. Bütün öğretmenlerimizin ve öğrencilerimizin eğitim ve öğretim yılını kutluyorum.

Ana rahminden dünyaya gelen her insanın doğuştan itibaren getirdiği bir sürü hakkı vardır. Bu haklardan biride okuma hakkıdır. Var olan haklarını kullanan kişi insanca yaşama hakkına sahip olur. Bu haklardan bir tanesi eksik olan kişinin insanlık onuru zedelenir. Dünya başına zindan olur. İnsan yaşamının tadı tuzu kalmaz.

İnsanların elde ettiği haklar öyle kolayca insana sunulmamıştır. Yüz yıllardır bunun mücadelesi veriliyor. Hâlâda verilmekte… Emperyalist güçlere karşı en büyük mücadeleyi milletimiz İstiklal Harbinde vermiştir. Bunun destanı da Çanakkale’de yazılmıştır.

Bin dokuz yüz elliden bu yana ekonomik olarak çökertilen milletimiz uyanıp yeni bir mücadeleyi başlatması gerekir. Millet olarak var olma mücadelesi. Bu mücadeleyi çevresine at gözlüğüyle bakarak sağlayamaz. Okuyup çevreyi, dünyayı izleyerek öğrenebilir. Allah’ın Kuran da ki ilk emri “İkra”(Oku) emrine de uymuş olur. Okumayan dini vecibesini de yerine getirmemiş olur.      

Okuyan, “ Oku” emrine uyup, yurttaşlarını okutan milletler de ileri milletlerdir. Okuyan insan dünyaya farklı gözle bakmaya başlar. Daha iyi sentez yapabilir. Çocuklarını okumadan mahrum bırakan milletlere de “geri kalmış millet” derler.

Biz millet olarak Cumhuriyet kurulduğundan beri çocuklarımızı yüzde yüz okur-yazar yapabilmek için mücadele veriyoruz. Geldiğimiz nokta, Milli Eğitim Bakanlığının istatistiklerine göre, halkımızın yüzde yetmiş dokuzu ancak okur-yazar olabilmiş. Bu da övünülecek bir sonuç değil. Eğer sonuç iyi olsaydı her yıl dört bin kişiyi trafik teröründe kaybeder miydik? Her dini bayram sonrası yüzlerce kaza, onlarca ölü. Bayram mı yapıyoruz yoksa kendimizi, sevdiklerimizi perişan mı ediyoruz, belli değil. Aslında bal gibi belli… Geriye dönüp bunlar adam olmaz diyip kestirip atıyoruz. Çocuklarımızı, doğru dürüst okutsak, adam gibi eğitsek sonuç böylemi olurdu? ÖSS sınavına giren bir milyon altı yüz bin öğrenci var. Bunların hiç birinin mesleği yok, suç bu çocuklarda mı? Sınava giren öğrencilerden yüzlercesinin sınav sonuçlarına bakıldığında, sonuçta sıfır puan alıyor. Kabahat bu çocuklarda mı? Yoksa bunları bu hale düşürenlerde mi? Bunu kendi kendimize sormamız gerekir.

Hakkı hak eden ve mücadele veren elde eder. Hakkı elde etmek için milletin mücadele etmesi, cehaletle savaşması gerekir. Okuma hakkı bu mücadelenin başında yer alır. “ Oku” emrine de uyulmuş olunur.

Ülkelerin eğitim kalitesini her üç yılda bir ölçen PISA raporuna göre, ülkemiz dünya ortalamasının altında kalmış. Bu yıl yapılan araştırmaya 57 ülke katılmış. En başarılı ilk üç ülke Finlandiya, Güney Kore ve Kanada, bu ülkelerde insanlar yılda ortalama 22 kitap okuyorlar. Yani “oku” emrine uyup ibadetlerini yerine getiriyorlar. Ya bizde???  Hepimizin bildiği gibi, halkımız bütün gün televizyonlarda yayınlanan magazin programlarını izliyor. Düşünmeyi öğrenemeyen insan, düşünenlerin elinde oyuncak olur. Ekonomisini çökertirler, haberi olmaz. Dolap beygiri gibi nerden başlayıp nereye gittiğini bilmez.

Okuma hakkını elde edebilmek için, diğer ülkelerde halk toplulukları otoriteyi zorlarlar. Bizimde zorlamamız gerek. Öğrencilerimizi yeteneklerine göre yetişecekleri okulları istememiz gerekir. Yoksa sekiz yıllık eğitimden sonra sıfır çeken çocukların hesabının sorulması şart. Liseden sonra fakülte kapısında mesleksiz idealsiz çocukları bırakmanın mantıklı yanı var mı? Bunu da oturup düşünmemiz gerekir. Fakülte okuyamayacakları da mutlaka meslek sahibi yapmamız lazım. Çocuk kendiyle, mesleğiyle gurur duymalı ve öz güveni mükemmel olmalı. “Bu işi en iyi ben yaparım” diyecek ve kendiyle onur duyacak konuma getirmemiz gerekir. Gazetenin birinde okumuştum, tayin olan bir subayın gittiği yerdeki lojmana eşyalarını taşıtır, ancak; buzdolabını dar olan merdivenlerde beşinci kata çıkaramazlar. Bunu kim yapabilir diye araştırırlar, Hamal Pehlivan Mehmet yapar derler ve çağırırlar. Mehmet gelir buzdolabını sırtlanır ve beşinci kata çıkarır, hakkıyla ücretini alır. Mehmet Pehlivan, işini bitirip tam gideceği zaman,  buzdolabını taşıdığı komutana döner, “Komutan bu işi bu şehirde en iyi ben yaparım” der. Kendiyle göğsünü gererek hakkıyla gurur duyar. Ülke çocuklarını mesleksiz bırakıp, ülkenin hayat damarını koparmanın neresi mantıklı? Gelin biraz düşünelim. Neyi düşünmemiz gerekiyorsa onu düşünelim. İşiyle, yaptığı mesleğiyle gurur duyan insanlar yetiştirelim, mutlu insanlar…  

Okuyan, düşünen ufku genişleyen insanı aç, zerül-ü sefil ve işsiz bırakabilir misiniz? Demek istiyorum ki ufku genişleyenin ihtiyaçları da artar. İhtiyacı artan daha çok çalışır. Şu bilim çağında daha çok gayret sarf eder. Çağın gereğine göre hareket eder…

Bu yazı Eğitim Araçları, Makale kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>